Kullanıcı Adı
Şifre
  Beni Hatirla


Şifremi unuttum  |  Üye Ol
* KİTAPLARIM'ı TEMİN YERLERİ
* Buda benim...Mektubum..
* Meryem'in Mektubu..
* Emel'in.....Mektubu
* Emek Sabır ve Kitap..
 
 
 
 
Düvendişleri Kitabımdan alıntı..

                  Gülbahar

 

Sabah  kahvaltısını  yaptı.  Evin  penceresinden  dışarıyı şöyle  bir  süzdü;

-Çok  kar  yağmış,  dedi .

Beyaz  gelinliğiyle  tüm  doğayı  süsleyen  kar  taneleri bütün  yolları  kapatmıştı.

 -Şu  yukarı  yoldan  gideyim, diyerek  okula  gitmek için  pardesünün  yakasını  ensesine  kapattı  ve  boynunu da içine  çekerek  okula  gitmek  için  yola  çıktı. 

-Bu  yol  okula  biraz  uzak  ama  olsun  en  azından  bu  yol  düzgün, dedi.

Hiç  gitmediği  o  yoldan  yürümeye  başladı.   Bazı köylüler  evlerinin  damına  çıkmışlar  damlarındaki  karları  temizliyorlardı.  Ahmet  Öğretmene  uzaklardan  köylüler:

  -Güle  güle  öğretmen bey... diye seslendiler. 

  -Hayrola  öğretmen bey?!... Buralardan  geçmezdin.  Akşam  “arabaşı”  yemeğimiz  var,  sen de gelirsen  çok  seviniriz  öğretmen  bey,  dediler.

Ahmet  Öğretmen,  hiç  geçmediği  bu  yoldan  çok memnundu.  Ayakkabısının  içine  karlar  girdi  ve  eğilerek ayakkabısını  çıkartıp  içindeki  karları  temizledi .  Biraz ilerisindeki  evin yola  bakan  penceresine  gözü  takıldı  ve  bir  an  donup  kaldı.  Pencerenin  tülünü  aralamış,  tesettürlü,  sarışın,  genç  ve  güzel  bir  bayan  öğretmene bakıyordu  gök  mavisi  gözleriyle  de  gülerek.  Önce  Ahmet öğretmenin  elini  kolunu  bağlayıp  adeta  onu  esir  alıyordu,  diğer  taraftan  da  köye  ışıklar  saçıyordu.  Ahmet Öğretmen,  yürüdüğü  o  düz  yolda  yürümeyi  unutmuş  ve  yolunu  kaybetmiş  bir  çocuk  gibi  hiçbir  hareket  edemeden olduğu  yerde  duruyordu

 Titrek  sesiyle;

- Çok güzel bir kız  Allah’ım... dedi  ve şaşkınlığını  sürdürerek  üniversite  yıllarında  dışarıda  başörtüsünden  dolayı  içeri  alınmayan  kız  arkadaşlarını hatırladı.

-O zaman,  o  kızlar dışarıda  soğukta  bekliyorlardı, ben  içerideydim; şimdi de   ben  dışarıdayım,  o  içerde  çaresiz... diye  mırıldandı. Sonra,  Allah’ım,  burada  donup  kaldım  ve  bir  de  neler düşünüyorum, dedi.

Kulağına  gelen  bir ses ;

-Öğretmen  bey,  yolunuzu mu  şaşırdınız? diyerek  Ahmet Öğretmeni  kendine  getirdi.  Öğretmen,  hafifçe  geriye  dönerek;

 -Siz  miydiniz  “has, has efendi” ? dedi  ve  son  bir  kez  penceredeki  kıza  bakarak;

-Gülme... dedi.

 “Has, has Sarı” :

  -Efendim... Öğretmen  bey,  bana  bir  şey  mi söyledin? diye ve  şaşkınlıklarla  karlı  yolda  yürümeye başladılar.

 “Has, has  Sarı” :

-Öğretmen  bey,  sen  titriyorsun,  sıkı  giyinmen  lazım,  dedi ve  yol   ayrımından  vedalaşarak  ayrıldılar.

Ahmet  Öğretmen,  üşümüyordu  ama  titremesine de  engel  olamıyordu. Gönül  kuşunu  direksiz  gök  kubbeye uçurarak;

 -Bekar    acep? dedi. Gönül  verdiği  biri  var mıdır ? Evlenmek  istesem  kabul  eder  mi? diyerek  kafasındaki soruları  çoğaltıp duruyordu.

Soğuk  havalar  artık  üşütmemeye  söz  verdi. Artık  kuşlar  üşümüyordu. Baharı  beklemeden  koyunlar  benekli kuzular  doğurdular. Gökyüzündeki  bulutlar  yer  değiştirerek  aldıkları  emirleri  yeryüzüne  bazen  kar  bazen  de  yağmur  olarak  yağdırıyorlardı .

Ahmet  Öğretmenin  titremesi  kesildi  ve  yolunu  hep uzatarak  penceredeki  o  kızı  seyretme  pahasına  ve  hep aynı  yoldan  gidip  geliyordu.

Günler  günleri  kovalıyor,  ısınan  havalar  coşkun  akan sulara  ve  rengarenk  açan  çiçeklere  ve  toprak  kokan  bahara  tüm  canlı  ve  cansız  varlıklar  kendini  teslim  ediyordu.

 

                        Bahar mektubu

 

Bugün  çok  neşeliydi.  Çünkü  Ahmet  Öğretmeni  bahar, gülle karşılamış ; sevgi  tomurcukları  gönülleri  coşturuyordu.

Öğretmen , tıraşını  oldu.  Temiz  elbiselerini  bir  kez  daha kontrol  ederek  üzerine  giydi.  Gülbahar’ı  yine  her  zamanki gibi  pencereden  seyrederek  birbirlerine  gülücükler göndereceklerdi.

-Bugün  ne  pahasına  olursa  olsun  öğrencilerin karnelerini  verdikten  sonra  küçük  Mustafa  ile  konuşup  o kızdan  detaylı  bilgiler  almam  lazım,  dedi

Köyde  çıkacak  dedikodulardan  çok  korktuğu  için  hiç  kimseye  bir  şey  belli  etmiyordu.

- Bu  konuyu  ancak  Mustafa’ya  açabilirim,  açmalıyım, diyordu.

Öğretmen,  okul  için  alması  gerekenleri  eline  alarak ayakkabılarını  giydi  ve  kapıyı  da  kilitleyerek  okula gitmek  için  yukarı  yoldan  süzülerek  yürüdü.  Kalbi  çok hızlı  atıyordu.

 -Annem ve  babamla  konuşup  onu  istetmek  lazım dedi ve ekledi: 

-Allah’ım,  ben  neler  düşünüyorum... Ben   daha  o  kızın ismini  dahi  bilmiyorum... diye  mırıldanıyordu.

Gülbahar’ın  evlerinin  penceresine  yaklaşmıştı.  Kalp  atışları  öğretmeni  sallayarak  yeni  açmış  çiçeklerin yapraklarını  döküyordu.  Durakladı  ve  kalp  atışlarının  hızını biraz  yavaşlattı. Mülayim  bir  bakışla  pencereye  baktı.

-Yok!!  dedi. 

Bekledi , bekledi...  Pencere  kapalı,  perde kımıldamıyordu .  Yeni  açan  papatyalar  boynunu  büktü,  kayısı  ağaçları  çiçeklerini  döktü,  çağlasını  vermekten vazgeçti.

Ahmet  Öğretmen,  buruk  bir  gönülle okula  gelerek öğrencilerinin karnelerini  teker , teker  dağıttı.  Aklı   hep  o  penceredeydi.

-Onu  görmek  için  çok da  iyi  hazırlanmıştım...  diye  mırıldandı.

Öğrencileriyle  vedalaştı.  Mustafa’ya  seslenerek;

-Mustafa , seninle  konuşacaklarım  var,  diyerek  sınıfta kalmasını  söyledi  ve  diğer  arkadaşlarına  dönerek;

- Zil  çaldı,  sizler gidebilirsiniz, dedi.

Öğretmen,  heyecanlı  hareketlerle   ayakta   duran  Mustafa’ya  dönerek;

-Mustafa , sana  karşı  ayrı  bir  sevgim  var  ve  senin  samimi  oluşun,  sormadan  cevap  vermeyişin  çok  hoşuma gidiyor.  Ya  susuyorsun  ya da  konuştuğunda  ne  pahasına olursa  olsun  doğruları  söylüyorsun,  dedi.

Mustafa  şaşkınlıkla öğretmenini  dinliyordu . Öğretmen,  aldığı  nefeslerini  tazeleyerek  ve  sağa  sola  yavaş  gezintiler  yaparak kendi kendine;

-Yanlış    yapıyorum acaba? deyip, duygularını  kontrol  etmeye çalışıyordu.

 Öğretmen:

-Mustafa!.  dedi,  soluklandı  ve  eliyle  işaret  ederek;

-Yukarıdaki şu  tek  evin  penceresinde  devamlı  duran  bir  kız var,  onun  hakkında  bana  biraz  bilgi  verebilir  misin? dedi ve  derin  bir  oh  çekti.

Mustafa:

 -Gülbahar  ablamı mı soruyorsun? dedi.

Öğretmen:

-Gülbahar  mı?

Mustafa:

 -Evet,  onun  ismi  Gülbahar,  köyün  en  güzel  kızı,  dedi. Cebinden  bir  mektup çıkartarak:

 -Gülbahar  ablam  babasıyla  birlikte  bugün  İstanbul’a düğüne gitti.  Bu  mektubu  da  sana  vermemi  söyledi,  dedi.

Mustafa  öğretmenini  çok  şaşırtmıştı.

 -Gülbahar  ablam  hakkında  öğrenmek  istediklerinin hepsi  o  mektubun  içinde  var,  dedi.

 Oradan  ayrılmak  için  müsaade  istedi  ve  öğretmenin gözlerine bakarak  mırıldandı:

- Sormaz  ki  bilsin,  bilmez  ki  sorsun...

 Öğretmenini  mektupla  baş başa  bırakarak  okuldan koşarak  ayrıldı.

Öğretmen,  mektubu  çıtır tadarak  açtı  ve  önünde   duran sandalyeye  yarım  bir  şekilde  sekilendi. Mektubunun  içinden  çıkan gül  yapraklarını  eziyet  vermeden  eliyle  alıp masasına  koydu.  Mektubun  üzerindeki  tarihi  okudu  ve kendini  tamamen  mektubun  içinde  hissederek  devam  etti.

 

            GÜL BAHARIN MEKTUBU                    

Öğretmen  olmayı  çok  istiyordum.

“Kız  çocukları  okur  muymuş?...” diyerek  babam  beni  okula  salmadı.  Biz de  “Anaya , babaya  saygı  başta  gelir  onlar ne  yaparsa doğrusunu  yapar”  diyorduk .

Sekiz  yaşlarında  idim,  okulu  ve  bahçesinde oynayan  o çocukları  çok seviyorum.  Bu  yüzden  olacak ki , okulun yanında  bahçemiz  var. Her  gün  olmasa da  haftada  bir  kaç gün   kendi  bahçemize  gider,  ayva  ağacı  okul  bahçesine yakın  olduğu  için  ayva  dalına  çıkar  ve  saatlerce  öğretmenleri çocukların  oyunlarını  seyrederdim ,

Yine   bir  gün,  o  ayva dalına çıktım.  Kızların  ip atlayışlarını   ve  erkek  çocukların  koşuşmalarını  seyrederek kendimi  adeta  onların  arasında  koşup  geziyormuş  gibi hissediyordum.

Babam  yanıma  gelmiş,  hiç  görmedim.  Bana  seslenerek;

 -Ne  yapıyorsun  dişi  kediler  gibi  dalın  başında ? diyerek  kalın  sesiyle  kükredi  ve  ben  bir an  panikleyerek  çok  korktum  ve  korkudan  ayva  ağacından  aşağıya  düştüm. Kendimi  kaybetmiş  ve  bayılmışım.  Beni  eve  götürmüşler, orada  da  ayılıp  kendime  gelmeyince  vilayette  devlet  hastanesine  götürmüşler.  Aylarca  hastanede  kaldım.

Netice olarak,  boynum  kırılmış  ve  boynumdan  aşağısı felçli olarak  yaşamaya   başladım.  Ellerim , ayaklarım  bana küstüler,  benimle  konuşmuyorlar.  Beni de  her  zamanki oturduğum  o  pencerenin  önüne  annem  getiriyor.   Sonradan  edindiğim  dostlarım  serçelerle  gökyüzünde dalgalanarak  uçan  güvercinlerle  dostluklarımızı  geliştiriyor ve  onlarla  oyunlar  oynuyorum.  Penceremin  önünde  gördüğün kırmızı  açan  gülleri  göz  yaşlarımla  suluyor  ve Ulu  Tepe’de  kına  rengi  kayanın  yanına  giderek  kaybolan evladı  için feryat  eden  babayı  seyrediyordum.  Taa ki,  kar taneleri  seni benim  karşıma  getirene kadar...

 Söyle öğretmen,  hiç  elinden  bir  kuş  kaçtı mı? Benim gönül  kuşum  kaçtı . O da  kanatlanıp  uçarak  sana  kondu.  Ona iyi  bak,  olmaz  mı?  Yem  istemez,  su  istemez... Onun  tek  isteği var , o da  sevgi  ve  ne  olur  onu  incitme.  Eğer  istemezsen gönül  kuşumu  uçur,  o  geri  gelir. Selam  ve  duayla kal.

 DÜVEN DİŞLERİ isimli kitabımdan.

Hamit uzun.     Yazdıran  Gülbahar

            Yazan  küçük  Mustafa.

 

    Web sitesi : www.saricigdem.com

       e-mail: Hamit@saricigdem.com

   e-mail: Hamit_uzun@mynet.com  

e.msn:hamit_saricigdem@hotmail.com            

Ev Tel:   0 312 368 16 95

Gsm:      0 537 361 92 23

Gsm:     0 505 682 98 66



Yazı Hakkındaki Yorumlar
Güzel. Ellerinize sağlık. Hisseder gibi oldum. Öğretmeni yerime koydum. Gerçekten heyecan veriyor aşk adama...
yazan:ArmageddoN   tarih:18.05.2007

Toplam 1 yorum
Sayfa: 1

Tasarım ve Kodlama
2007 ©BeyBilYaz